From The President
Yeni Bir Hikâye Yazmalıyız
Bugün dünya siyaseti ve ekonomisi, alışageldiğimiz döngülerin çok ötesinde bir kırılma yaşıyor. Diplomasinin adeta rafa kalktığı, dünyanın kaderine etki eden kararların emrivaki anlayışıyla imal ve ilan edildiği bir küresel politik çerçevenin tahakkümü artıyor… Venezüella’dan İran’a kadar küresel düzende yaşananlar artık yalnızca ekonomik değil; ahlaki ve siyasi kırılmalar da içeriyor. Orta Doğu’da süregelen gerilimler, özellikle Gazze’de yaşanan ağır insani trajedi ve uluslararası hukukun hiçe sayıldığı katliamlar, dünyayı kalıcı bir kırılganlığa mahkûm ediyor.
Ekonomik boyutta, ABD’nin sürekli güncellediği gümrük tarifeleri ve Çin başta olmak üzere ticaret ortaklarıyla yaşadığı sert rekabet, küresel ticareti tehdit ediyor. Jeopolitik gerilimler, tarife savaşları, tedarik zincirlerindeki baskılar ve küresel finansman koşullarındaki sıkılaşma, büyümeyi zayıf ve kırılgan bir patikaya itiyor. Bu tablo bize şunu söylüyor: Uluslararası hukuka bağlılık, öngörülebilirlik, güven ve sürdürülebilirlik, yeniden iktisadın merkezine yerleşmelidir.
Türkiye ise son iki yıldır kararlı biçimde uyguladığı para ve maliye politikalarıyla ekonominin yönünü tayin etmeye çalışıyor. Bu ortamda, içeride uygulanan sıkı para politikasına rağmen Türkiye ekonomisinin büyümeye devam etmesi önemli bir kazanımdır. 2026 yılında enflasyonun Orta Vadeli Program hedefleri doğrultusunda yüzde 20’nin altına inmesi, yalnızca teknik bir eşik değil; ekonomik normalleşme için de psikolojik kırılma noktası olacaktır. Bu denge sağlandığında, Türkiye ekonomisi kendi doğal büyüme mecrasına, yani yüzde 5 ve üzeri potansiyeline dönecektir. Bu noktada orta ve uzun vadede yapısal dönüşüm ile verimlilik ve üretim kapasitesinin güçlendirilmesine ihtiyacımız var.
Kuşkusuz tarım sektörü bu dönüşümün en kritik alanlarından biri. İklim değişikliği, kuraklık, artan girdi maliyetleri ve değişen iş gücü yapısı tarımı ciddi biçimde zorluyor. Türkiye güçlü bir üretim potansiyeline sahip, ancak bu potansiyeli verimlilikle buluşturmak zorundayız. Dijital tarım, yapay zekâ destekli üretim planlaması ve otomasyon sistemleri artık birer seçenek değil, küresel standart haline geliyor. Ekimden hasada kadar uzanan bu akıllı dönüşümü yakalayabildiğimiz ölçüde, hem gıda fiyatlarında istikrar sağlayabilir hem de arz güvenliğimizi güçlendirebiliriz.
2026’ya dair beklentimiz nettir: Temkinli, gerçekçi ama umutlu olmak zorundayız. Türkiye’nin yeni bir kalkınma hikâyesine ihtiyacı var. Bu hikâye; finansal disiplin, teknolojik dönüşüm, güçlü üretim kapasitesi ve ihracat odaklı bir vizyon üzerine kurulmalıdır. Bu anlamda Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “2026 senesi ülkemiz için bir reform yılı olacak” diyerek işaret ettiği menzil, bu sürece girildiğinin göstergesidir. Reel sektörümüz bu dönüşümü gerçekleştirecek güce sahiptir. Yeter ki, daha öngörülebilir, daha dengeli ve verimlilik odaklı bir büyüme modelini Türkiye’nin iktisadi karakteri haline getirelim. İnanıyorum ki, tarımdan kamu yönetimine, savunma sanayisinden yapay zekâya kadar bu topraklar yeni hikâyesini kendi elleriyle yazacak yiğit savaşçılara sahiptir.