2025’DE RISKLER VE ÇÖZÜMLER BIRLIKTE YÜRÜYOR

2025 itibariyle İzlanda, kısmen İrlanda ve bir kaç Afrika ülkesi hariç, ciddi bir küresel kuraklık tehdidi ile karşı karşıyayız. Türkiye’de Marmara Bölgesi’nin son 65 yılın en kurak yaz dönemi geride bırakılırken, tarımsal üretimde bölge ve ürüne göre yüzde 10 ile 35 arasında etkileyen bir kuraklık süreci yaşanıyor.
Küresel virüs salgını, 2020’den bu yana küresel tarım-gıda endüstrisi tedarik zinciri zorluklarından fiyat dalgalanmalarına, kuraklık ve aşırı yağışa dayalı iklim dalgalanmalarından korumacılık eğilimlerine farklı trend ve tartışmaların içinden geçiyor. Öyle ki, son 5 yıldır ‘gıda arz güvenliği’ başlığı önde gelen ekonomiler için hiç bu kadar önemli olmamıştı. Rusya-Ukrayna Savaşı ile birlikte, gıda meselesi bir jeopolitik meseleye de dönüşmüş durumda. Tüm bunların üstüne, küresel iklim kuşaklarındaki değişim ve küresel ısınmanın tetiklediği küresel kuraklık konusu da ciddi manada küresel gıda arz güvenliği riskini tetiklemekte. 2025 itibariyle İzlanda, kısmen İrlanda ve bir kaç Afrika ülkesi hariç, ciddi bir küresel kuraklık tehdidi ile karşı karşıyayız.
Türkiye, Kanada, kimi batı ve kuzey Avrupa ülkeleri ve yine bir kaç Afrika ülkesi ile birlikte ikinci derecede kuraklık riskiyle karşı karşıya olan ülke konumundayken, ABD’nin, pek çok Latin Amerika ülkesinin ve Çin’in üçüncü kategoride, Rusya, Kafkaslar ve Orta Asya, Hindistan, pek çok Afrika ülkesi, Arjantin ve Avustralya’nın dördüncü kuşak, kimi batı ve güney Afrika ülkeleri, Afganistan ve Bolivya’nın ise beşinci ve en tehlikeli kuraklık riskiyle karşı karşıya olduğunu görmekteyiz. Türkiye’de Marmara Bölgesi’nin son 65 yılın en kurak yaz dönemini geride bıraktığı, pek çok önemli ilimizde şehire içme suyu sağlayan göllerin kuruduğu bir dönemde, Türkiye de tarımsal üretimimizi bölge ve ürüne göre yüzde 10 ile 35 arasında etkileyen bir kuraklık süreci yaşıyor.
Sorunlara İnovatif Çözümler
Küresel ölçekte dünya tarımı kuraklık, jeopolitik gerginlikler, tedarik ağı gibi alanlarda zorluklar yaşadıkça, sektöre emek veren çiftçiler, tarım işletmeleri, gıda şirketleri var güçleriyle daha inovatif çözümlere, topraksız ve susuz tarım teknolojilerine, yeni nesil tarım makinesi teknolojilerine, toplama ve paketleme sistemlerine yönelerek, ellerinden geldiğince küresel üretimde verimliliği ve performansı kaybetmemeye çalışıyorlar. Çünkü, küresel tarım-gıda arz güvenliğinin önemli bir mesele haline geldiği bir konjonktürde, dünya nüfusunun artmaya devam ettiğini de dikkate aldığımızda, inovatif çözümlere odaklanmak vazgeçilmez bir alana dönüşmüş durumda. Ülkelerin gıda arz güvenliğine yönelik zaman zaman artan ‘korumacılık’ eğilimleri de, hiç şüphesiz küresel tarım-gıda fiyatlarında enflasyon tartışmalarını tetiklemekte.
2022’de çiftçilerin yüzde 35’i kar için en büyük risklerden biri olarak hava risklerini ve iklim olaylarını adlandırırken, 2024’te bu oran yüzde 41’e yükseldi. Birçok araştırmacı, kuraklığa dayanıklı nohut, erken olgunlaşan soya fasulyesi ve hastalıklara dayanıklı pirinç türleri gibi iklime dayanıklı ürün çeşitlerinin kullanımının özellikle dünyanın dört bir yanındaki savunmasız bölgelerde iklim değişikliğinin etkisini yönetmek için en uygulanabilir seçenek olmaya devam ettiğini savunmakta. Diğer bir seçenek olarak ise baklagillerle rotasyon ekimi, malçlama, sıfır veya minimum toprak işleme, kompost/organik gübre kullanımı ve çiftlikte rüzgar siperi görevi görecek azot bağlayıcı ağaçlar dikmeyi içeren iklim açısından akıllı tarım uygulamaları öne çıkıyor.
Küresel ölçekte ikinci en büyük zorluk, gübre ve bitki koruma ürünleri de dahil olmak üzere girdilerin artan fiyatları. Dünyanın önde gelen uluslararası yönetim ve denetim şirketlerinden McKinsey tarafından hazırlanan Küresel Çiftçilik Görünümü 2024’raporu, geçtiğimiz yıl çiftçilerin yüzde 48’inin ana endişesinin maliyetlerdeki artış olduğuna işaret ediyor. Artan maliyetleri yönetmek ve karlılığı korumak adına çiftçiler, üç ana alana odaklanarak, adaptasyona ve yeniliğe açık olduklarını göstermekteler. Bu üç önemli alan: yeni verim artırıcı ürünler denemek, yeni bitki koruma ürünleri denemek ve yenilikçi ekipman veya teknoloji satın almak. ABD’de çiftçiler yüzde 61 dijital tarımı, yüzde 51 hassas tarım donanımını ve yüzde 38 uzaktan algılama teknolojilerini benimsemesiyle operasyon odaklı teknolojilerini benimsenmede en iddialı çiftçiler olarak öne çıkmaktalar. Dijital tarım ve hassas tarım donanımı, dünya genelinde de en önemli iki lider teknoloji alanı olarak öne çıkıyor.
Verimliliği Arttırıcı Teknolojiler Birinci Öncelik
Teknolojik gelişmeler, gıda ve tarım sektörlerinde sürdürülebilir uygulamaların benimsenmesini önemli ölçüde hızlandırmakta. Bu teknolojiler, su, gübre ve pestisitlerin daha verimli kullanılmasını sağlamakta ve çiftçilerin üretkenliği korurken çevresel etkilerini azaltmalarına yardımcı olmakta. Bunun en iyi örneklerinden birisi, çiftçilerin hassas miktarlarda girdi uygulayarak verim kalitesini ve üretkenliği optimize etmelerini sağlayan hassas tarım uygulamaları. Bu yeni nesil tarım yöntemi, canlılık, su stresi ve klorofil miktarıyla ilgili parametreleri hesaplamak için uydular ve dronlar kullanarak ve ardından gübre ve diğer girdilerin değişken oranlarda uygulanmasını kolaylaştırmak için haritalar geliştirerek çalışmakta.
Otomasyon ve robotik, özellikle büyük ölçekli işletmelerde, meyve toplama, dikim, hasat, tohum ekimi, ilaçlama ve ot ayıklama gibi görevlerde yardımcı olan robotların geliştirilmesiyle tarım iş gücü açığını kapatmaya yardımcı olan bir diğer trend olarak öne çıkıyor. Çiftçiler, otomatik direksiyon teknolojisine sahip otonom ve yarı otonom traktörler de dâhil olmak üzere, gelişmiş tarım makineleri kullanarak hasat ve navigasyonu kolaylaştırmakta. En gelişmiş teknoloji, taze ürünleri boyut ve olgunluğa göre tespit edip toplayan stereo kameralarla donatılmış robotlar da dâhil olmak üzere tarlalarda otonom hasat ve navigasyon çözümlerini içermekte.
Geleneksel tarım uygulamaları genellikle uzun vadeli toprak erozyonuna yol açarken, rejeneratif tarım, toprak bozulmasını en aza indirmeye ve toprak biyoçeşitliliğini artırmaya odaklanarak üst toprağı canlandırmayı hedeflemekte. Bu daha sürdürülebilir yaklaşım, toprak sağlığını ve dayanıklılığını artırabilen sıfır toprak işleme, azaltılmış toprak işleme, ürün rotasyonu ve örtü bitkisi ekimi gibi teknikleri içeriyor. Nitekim, nadas dönemlerinde örtü bitkisi yetiştirmek, toprağı erozyondan koruyarak toprak verimliliğini geri kazandırmaya yardımcı olmakta. Ayrıca, rejeneratif tarım, tarlalarda karbon
tutulmasını teşvik ederek tarlaları karbon yutaklarına dönüştürüyor. Bu, atmosferdeki karbon emisyonlarının azalmasına ve iklim değişikliği üzerindeki etkinin azalmasına katkıda bulunmakta. Çiftçiler, bu yöntem ve teknolojileri benimseyerek daha sürdürülebilir ve verimli tarım sistemleri oluşturabilmekteler.
Küresel Ölçekte Talep Trendleri De Değişime Uğruyor
Küresel ölçekte, yerel gıda ürünlerine dayalı tüketim eğilimi ve kişiselleştirilmiş beslenme anlayışı gibi tüketici talebi eğilimlerinin popülaritesi ve önemi artmaya devam ediyor. Yerel gıda hareketi tamamen yeni bir trend olmasa da, küresel virüs salgını döneminden bu yana, daha fazla tüketici bu fikri desteklemekte. Yerel gıda hareketi, genellikle ana akım gıda sistemiyle karşılaştırılan, satın alındığı yere yakın yetiştirilen ve hasat edilen gıdaları yeme yönündeki bir eğilimi temsil etmekte. Yerel gıda hareketi minimum pestisit ve kimyasal kullanımıyla yetiştirilen daha sağlıklı gıdalara yönelik bir tercihle ilişkilendiriliyor. Ayrıca, yerel olarak üretilen gıda daha kısa mesafelerde taşındığı ve genellikle daha az yoğun yöntem kullanılarak yetiştirildiği için çevresel olarak daha sürdürülebilir olarak görülmekte. 2025 yılı için tüketici eğilimleri noktasında bir diğer trend ise, tüketicilerin beslenme konusunda daha bilinçli olmayı yoğunlaştırmaları ve buna bağlı olarak kişiselleştirilmiş beslenme çözümlerinin öne çıkması. Kişiselleştirilmiş çözümler, nutrigenomik temelli diyetleri ve şekersiz gibi kişisel tercihleri kapsayarak büyük ölçekte kişiselleştirilmiş beslenme sağlıyor. Belirli ürün gereksinimlerini karşılamaya ve tutarlı kalite sağlamaya odaklanan üç boyutlu (3D) baskıyla gıda üretimi alanındaki süregelen araştırmalar, büyük ölçekli gıda üretimine de yeni imkânlar kazandırabilir. Bu noktada, 3 boyutlu baskıyla gıda üretimi üretim süreçlerini basitleştirebilir, maliyetleri düşürebilir ve gıda markalarının ek araç ve operasyonel giderlere ihtiyaç duymadan büyük ölçekte kişiselleştirilmiş gıda ürünleri sunmasını da sağlayabilir. Günümüzde spor tekstil ürünlerinden başlayarak, teknoloji ürünleri ve otomotivde giderek daha yoğun olarak gözlemlenen kişiselleştirilmiş ürün üretiminin gıda sektörüne adaptasyonu, önümüzdeki dönemde yepyeni bir dağıtım ve mağazacılık anlayışını da birlikte gündeme getirebilir.
doğal olarak köklü değişimler yaşıyor. Aşırı hava olayları ve artan girdi maliyetleri bu dönüşümlerin karmaşıklığını artırmakta; dayanıklı ve verimli gıda sistemleri oluşturmak için sürdürülebilir uygulamaları benimsemek giderek daha fazla hayati önem taşımakta. Tüm bu çabalar, yenilikçi teknolojiler ve veri odaklı çözümlerle hız kazanıyor. Tüketiciler, sürdürülebilir ve yerel kaynaklı ürünlere olan talepleriyle trendleri giderek daha fazla şekillendiriyor. Bu trendler hakkında tarım ve gıda alanındaki sivil toplum kuruluşlarının daha fazla bilgi sahibi olması, üye firmalara sektörlerinde öncü olacakları fikirler sunulması, aynı zamanda küresel gıda üretimi için sürdürülebilir ve güvenli bir gelecek sağlamak için hayati önem taşıyor.
Trump DTÖ’nün Sonunu Mu Getiriyor?
Başkan Trump, uzunca bir dönem iş dünyasında edindiği müzakere tecrübesini, başkanlık döneminde küresel ticaret savaşlarına doğrudan taşımış durumda. Bu yaklaşım, sadece ABD’nin ikili ilişkilerini değil, aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) öncülüğündeki çok taraflı sistemin sürdürülebilirliğini de ciddi şekilde tehdit ediyor. Başkan Trump, gerek birinci, esas ikinci başkanlık döneminde, bir müzakere tekniği olarak, öngörülemezliğini bilinçli şekilde stratejiye dönüştürmüş durumda. Ticaret hukukunu bir güç oyununa çevirdiğini; kurumsal düzen yerine bireysel lider diplomasisini müzakere tekniğinin ortasına yerleştirdiğini görüyoruz.
Müzakere ettiği ülkelere dair ne zaman, hangi sektörde, ne düzeyde bir tarifeyle karşılaşacaklarının öngörülemez olması, onun masadaki gücünü artırıyor. ‘Karşı tarafı şaşırt, korkut, sonra geri adım at, sonra tekrar tehdit et’ mantığı, Trump’ın stratejik öngörülemezlik (strategic unpredictability) olarak adlandırılan yönteminin temel taşı. Bu yöntem, Çin’den Avrupa Birliği’ne kadar birçok ülkenin ABD pazarına erişimde sürekli diken üstünde kalmasına yol açmakta. Ticaret müzakerelerinde Trump, ABD’nin kurumsal ittifaklarını ve geleneksel ortaklık yapısını da yeniden tanımlamış durumda. Çok taraflı sistemlere duyduğu güvensizlik, onun dış ticaret ilişkilerini ikili anlaşmalar üzerinden yürütmesine yol açtı.
İlk döneminde NAFTA’yı iptal edip yerine ABD-Meksika-Kanada Anlaşması’nı (USMCA) getirmesi, Asya-Pasifik bölgesindeki Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilmesi (TPP) ve DTÖ’nün temyiz organına yeni yargıç atamalarını engellemesi, bu yaklaşımın somut adımlarıydı. Trump, sonrasında Biden ve yine Trump’ın, 9 yıldır ABD’nin kendi sektörlerini koruyucu ve uluslararası ticaret kurallarına aykırı hiçbir kararı bu nedenle DTÖ temyiz sistemine taşınamıyor. Daha da ötesi, Trump yönetimi ABD’nin DTÖ’den tamamen çekilmesi kararını bile gündeme getirebilir. Beyaz Saray’daki bazı danışmanlar, DTÖ’nün ABD ekonomisine zarar verdiği gerekçesiyle bu seçeneği kamuoyuyla şimdiden paylaşmış durumdalar. Her ne kadar bu adım şu an için atılmadıysa da, örgütün kurumsal işlevselliği Trump yönetimi tarafından ciddi biçimde zayıflatılmış durumda.
Trump’ın dış ticareti yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda jeopolitik ve güvenlik odaklı bir araç olarak da görmesi, ticaretin klasik normlarını altüst etmekte. Çelik ve alüminyum tarifeleri gibi uygulamaları ‘ulusal güvenlik gerekçesiyle’ devreye sokması, Kanada, AB gibi müttefikleri bile tarifelerle baskı altına alması, ekonomik kararların arkasında siyasi mesajlar olduğunun da göstergesi. Çin’e karşı teknoloji alanında başlatılan kampanyalarda, Huawei ve TikTok gibi şirketlerin özel hedef haline getirildiğini hatırlayalım. Bu da Trump’ın ‘ekonomi, ticaret, güvenlik ve jeopolitik’ arasında net bir ayrım gözetmediğini ortaya koyuyor.
Tüm bu gelişmeler, küresel ticaret sisteminin geleceği açısından ciddi sorular doğurmakta. ABD’nin DTÖ’ye bakışının daha da sertleşmesi, kurallı ve tahkimli bir küresel ticaret düzeninden uzaklaşılıp, güç ilişkilerine dayalı bir ‘ticaret realizmi’ dönemine girilmesi anlamına da gelecektir. Trump’ın pazarlık gücünü artıran bu strateji, kısa vadede ABD’ye avantaj sağlıyor gibi görünse de, orta ve uzun vadede küresel ekonomik istikrar için ciddi riskler barındırmakta. Zira sistemin çökmesi, sadece Çin gibi rakipleri değil, aynı zamanda ABD’nin müttefiklerini ve gelişmekte olan ülkeleri de pazarlık gücünden yoksun bırakabilir. Trump’ın yeni oyununun kuralları çok taraflılığın geleceğini sorgulamamıza da sebep oluyor. Belki de şu soruyu sormanın vakti gelmiştir: ‘Trump küresel ticareti dönüştürüyor mu, yoksa yıkıyor mu?’