FAKİR AHALİMİZİN MİLLİ MEYVESİ

Osmanlı ziraat dergilerinde çok fazla yer bulamasa da kavun ve karpuz yetiştiriciliği Türkiye’de ciddi bir geleneğe sahipti. Her ne kadar ziraat yazarları tarafından en az ehemmiyetle tetkik ve tahrir edilmiş olsa da “memleketin en esaslı ve en çok sevilen bir meyvesi” kabul ediliyordu. Bağçıvan ziraat dergisi yönetimi kavun-karpuz yetiştiriciliğine el atarak tanıtımı için 1918 yılında ülkenin muhtelif bölgelerinde bulunan meslektaşlarına müracaat etti:
“Gerek İstanbul’da gerek taşrada bulunan arkadaşlarımıza, okuyucularımıza hep rica ettik, bize yerli meyveler hakkında bildiklerini öğretmelerini yalvardık. Fakat maatteessüf memleket menfaati için beslediğimiz bu arzulara hiçbir [Halkalı (Ziraat Mektebi) mezunu] cevap vermedi. Bu kaygısızlığa teessüf eylemekle beraber bir şey demeğe hakkımız yoktur. Teşekkür olunur ki mezunlar arasında birkaç mudakkik arkadaşımız varmış…”
Dergi yönetiminin de itiraf ettiği gibi beklendiği kadar çok sayıda yazı gelmese de Celal Şevket isimli meraklı ve bu alanda tecrübeli bir ziraatsever bu çağrıya cevap verdi. Ancak cevap verirken de müteredditliğini, “Bostan ziraatı hakkında benden malumat istiyorsunuz bilmem ki tecarib-i zatiyem [kişisel tecrübelerim] arzularınızı tatmin edebilecek midir? Bütün bildiklerimi yazıyorum dercinde serbestsiniz” cümleleriyle ortaya koyacaktı (Bağçevan, Aralık 1918, s. 153).
“Memleketin en yerli ve en eski meyvesidir”
Celal Şevket, yazısının hemen başında “milli meyve” ilan ederek, “Memleketimizin en yerli ve en eski meyvesi de kavun ve karpuzdur. Kavun ve karpuz en fakir ahalimizin milli bir meyve ve gıdası olduğu gibi en zengin ve kibar sofralarımızın da kıymettar bir soğukluğudur. Hele yazın yakıcı sıcaklarında çiftçilerimizin uzun bir yorgunluğu müteakip hararetlerini teskin ettiğinden hemen her çiftçi tarafından az çok ziraatına heves edilir” diyordu. Ona göre karpuz ve kavun diğer yerli meyveler gibi şimdiye kadar büyük bir lakaydi ile kenara atılarak, incelenmemiş, hatta gelişi güzel basit bir usule tabi tutularak ekilmişti. Oysa memleket çapında pek geniş ölçekte tüketilen bu meyveler ülkenin hemen her tarafında yetiştiriliyordu. Ama en fazla ve geniş karpuz ve kavun yetiştiren bölgeler “Edirne, Tekfurdağı [Tekirdağ], İzmit, Çanakkale, Karesi [Balıkesir], Bursa, Adana, İzmir ve Diyarbakır’dı. Bu mıntıkalarda bostancılık pek ziyade ileri gitmiş olduğundan buralarda geniş sahada kavun ve karpuzculuk ile iştigal eden ziraat ehli de mevcuttu.
Sabah çiği düşen yerde sulu karpuz yetişir
“Karpuzun Sevdiği İklim ve Toprak” başlığı altında nerelerde yetiştirildiğini anlatan Celal Şevket, meyvesinin pek ziyade hacimli ve sulu olması ve köklerinin fevkalade derine gitmesinden dolayı suya olan ihtiyacı düşünülerek karpuz ziraatı için suyu fazla miktarda muhafaza eden toprakların seçilmesini tavsiye ediyordu. Şevket, bu gibi topraklara ekseriye nehir ve derelerin biriktirmesinden nasıl olan dar ve geniş vadilerde tesadüf olunduğunu belirterek, “Böyle topraklara lisan-ı avamda [meyilli toprak] tabir olunur” diye yazıyordu. Amatör ziraat yazarı, “karpuz iyi, fena her iklimde yetişmesine rağmen en ziyade hoşlandığı ve azami surette mahsul verdiği iklimlerin ılıman ve sıcak ılıman” olduğunu belirterek, şunları vurguluyordu: “Havası serin mahallerde yetişen karpuz her ne kadar pek ziyade hacimli olurlarsa da lezzet ve nefasetleri pek dûn [eksik] olur. Havanın havi olduğu derece- i rutubetin dahi karpuza pek büyük tesiri vardır, hatta diyebilirim ki topraktaki rutubetin mevcudiyeti derecesinde havanın da rutubetine ihtiyacı vardır. Bunun için sabahları fazlaca çiğ düşen mahallerde gayet iyi sulu karpuz yetişir” (Bağçevan, Aralık 1918, s. 154).
“Parlak güneşli mahallerdeki karpuzlar gayet nefis ve leziz olur”
Şevket’e göre karpuzun lezzetini aldığı güneş de etkiliyordu: “Karpuz usaresinde hasıl olan şekerin miktarı ekilen mahallin ışık şiddetiyle mebsuten mütenasiptir [doğru orantılıdır]. Siması parlak güneşe maruz mahallerde yetiştirilen karpuzlar diğer şerait-i hayatiye baki kalmak şartıyla gayet nefis ve leziz olurlar. İşte bu sebepten dolayı karpuz ziraatına tahsis kılınacak mahaller hafif cereyan-ı havaya malik ve güneşe nazır rutubetli olmalıdır.”
Karpuz dikilecek tarla hazırlanmadan önce nöbetleşe ekim yapılıyorsa sırasını belirlemek gerekir ki, karpuz çapalanmaya ihtiyaç duyduğundan ve gübreyle ekildiğinden dolayı nöbetleşe sisteminin başında yer alırdı. Yazara göre karpuz ekilecek tarlanın kıştan evvel bir defa sürülmesi yeterliydi. Bu kazımın pek o kadar derin olmasına lüzum olmadığından yüzeysel bir sürme yeterli gelirdi (Bağçevan, Aralık 1918, s. 155).
Anızlı tarlaya da, çayırlı tarlaya da ekilir
Karpuzun anız ya da çayırlı tarlaya ekilebileceğine işaret eden Celal Şevket, şöyle devam ediyordu:
“Tarla anız olsun ister çayır olsun birinci defa yapılacak olan bu hafriyat [kazma] mevsimi temmuz ve ağustos aylarıdır. Her sürmeden sonra tırmıklamayı katiyen unutmamalıdır. Zira toprağa sokulacak rutubetin miktarı ancak bu suretle fazlalaştırılabilir.
Eğer tarla anız ise teşrinler [Ekim-Kasım (ayları) için bolca gübreyi hafifçe bir surette gömmelidir. Bu suretle ilk bahara kadar terk edilir. Şayet çayırdan bozulmuş bir mahal ise ağustos sürmesinden sonra tezekler ayrışmamış olmasından dolayı ikinci bir hafriyata tabi tutulmayacağı için kışın mevsimi geçinceye kadar müsait zamanlar bulundukça birkaç defalar tırmıklanmalıdır. Ve esasen bu gibi çayır bozmaları fevkalade gübreye muhtaç olmadığından ilk bahara yakın bir zamanda tekrar sürülerek ekileceği zaman ocaklara birer miktar gübre (çürümüş olacak) koymak kâfi gelir.
Son defa olarak yapılacak sürme ameliyesi ekim mevsiminin girmesinden beş on gün evvel derince bir surette yapılarak derhal tırmıklanmalıdır. Zira bu mevsimde havalar pek ziyade ısındığından sürmeden hasıl olacak tezekler derhal kuruyacağından buna meydan vermeden tırmıklamak zaruridir. İşte bu suretle hazırlanan bir tarla karpuz ziraatına salih bir hale gelmiş olur ki bundan sonra ekim başlayabilir” (Bağçevan, Aralık 1918, s. 160).
Köylü tarlada çıplak ayakla gezip ekim vaktini belirler
Celal Şevket, Türkiye’de karpuzun ekim mevsimi hakkında bilgi verirken, ülkendin “muhtelif mahallerinde muhtelif zamanlarda ekildiğini” hatırlatarak, bunun için muayyen bir zaman olmadığını belirtir. Şevket, köylünün ekim vaktini toprağın sıcaklığını çıplak ayağı ile ölçerek tayin ettiğine işaret edip şunları söylüyordu:
“Yalnız esaslı olarak toprağın derece-i harareti 12- 15 [santigrat] derece olduğu zaman bostan ekmelidir. Hatta bu esas üzerine köylülerimizin en ameli [pratik] olarak bir usulü vardır ki o da bostan ekilecek tarlanın toprağının sıcaklığını muayene ederler. Tarlada yalın ayak gezilir iken toprağın sıcaklığı el ve ayak üzerinde hissedilecek olursa bostan ekilme zamanı gelmiştir denilir. Ekim mevsimi İstanbul, Edirne ve havalisi için nisan başından mayıs sonuna kadar devam eder. Anadolu’nun güneyine gidildikçe mevsim daha ziyade erkenleşir. Şimale sokuldukça bilakis mevsim geciktirilir.”
“Karpuz tohumları çimlendirilerek ekilmelidir”
1900’lerin başında Türk köylüsünün karpuz tohumu ekim usulü ise şöyleydi: “Tohumlar ekilmeden evvel on iki saat suda ıslatıp sonra ekmek memleketimizin her tarafında yaygınlaşmış bir usuldür. Bu ıslatma keyfiyeti her ne kadar kâfi gelir ise de gerek mahsulün erken yetişmesi gerekse ekilecek tohumların yitime uğramaması için tohumları çimlendirerek ekmelidir. Zira köylülerimizin yaptıkları gibi tohumları yalnız ıslatılıp ekilecek olursa havaların biraz kurağa gitmesiyle tohum muhtaç olduğu rutubeti bulamayarak filizlenemez ve bu sebeple uzun müddet toprak derununda çekirdek halinde kalıp bir takım haşeratın tahribatına uğrayarak bostanın birçok ocakları bu suretle boş kalır. Halbuki tohum çimlendirilip ekilir ise filizlenmesi aynı zamanda vaki olacağından bostan vakit ve zamanıyla yeşillenir ve bu suretle zamandan da kazanılmış olur. Bilhassa turfanda mal üretimi için çimlendirme usulünün pek çok faydası vardır” (Bağçevan, Aralık 1918, s. 161).
Karpuz ekiminde dört farklı yöntem
Karpuzun ekiminde çizgi, çizgide ocak, ocak ve kuyu usulleri kullanılıyordu. Celal Şevket’in verdiği bilgilere göre “çizgi” usulü, “tarlada birer buçuk metre mesafe ile kara saban veyahut “butoire” boğaz dolduran saban ile birtakım çizgi- ler açılıp açılan çizgilere mısır ekilir gibi tohum atılmasından, sonra da bu çizgiler üzerinden bir çalı sürgüsü çekilmesi” ile yapılıyordu. Gayet basit ve iptidai [ilkel] bir yöntem olan çizgi usulü, “Edirne’nin Meriç ve Tunca havzasında uygulanıyor, o havalide yetişen cesim [iri] ve leziz karpuzların mükemmeliyetini ekim usulünde aramayıp iklim ve toprağının bostan ziraatına olan kabiliyet-i fevkalâdesine” bağlamak gerekiyordu. (Bağçevan, Mart 1920, s. 248).
Çizgi usulü Edirne’nin…
“Çizgide ocak” usulünde ise “çizgi usulünden daha ziyade dikkat ve ehemmiyet verilerek çizgiler içinde birkaç çapa darbesiyle birtakım ocaklar yapıp tohumlar oraya ekiliyor” idi. Bu usul dahi Edirne havalisinde takip ediliyordu. “Ocak” usulünde ise “tarlada yekdiğerinden birer buçuk metre mesafe ile ocaklar açılarak tohum bu ocaklara ekiliyordu. Eğer tarla gübrelenmemiş ise tohum ekileceği zaman ocakların kabarmış toprağına çürümüş gübre ilave ediliyordu. Bu usul Selanik, Edirne, Tekirdağ, İstanbul ve Bursa havalisinde umumiyetle takip ediliyordu.
Kuyu usulü Diyarbakır’ın
“Kuyu” usulü ise ocak yönteminden biraz farklıydı. Ocaklar yarım metreden yetmiş santime kadar derin açılarak kaidesindeki toprak güzelce gübre ile karıştırılıp tohumlar 30-40 santim genişliğindeki kuyuların içine ekiliyordu. Fidanlar hasıl olup büyüdükçe her çapa ameliyatında kuyudan çıkan toprak köklere dolduruluyor, fidanlar kol salmağa başladığı zamana kadar kuyular kapatılarak toprak düzleniyordu. Görülüyor ki bu usulden maksat karpuz fidanlarının köklerini derinde bırakarak fidanların kurağa karşı mukavemetini artırmaktı (Bağçevan, Mart 1920, s. 248).
Daha çok kurak bölgelerde uygulanan kuyu usulü, ilkbahar mevsimi yağışlı giden mevkilerde uygulanırsa, tohumlar su içinde kalacağı için çürümek tehlikesi mevcuttu. O yüzden de tavsiye edilmiyordu. Bu yöntem Türkiye’de en ziyade doğu vilayetlerinde tatbik ediliyordu. Sözgelimi Diyarbakır’ın “Deve Bükü” namını alan karpuzları bu suretle yetiştiriliyordu.
Doğru karpuz tohumu ekim yöntemi
Ancak Celal Şevket’in tavsiye ettiği en doğru usul ise çizgi yöntemiydi, ama bunun da onun tarif ettiği şu şekilde uygulanması gerekiyordu: “Toprak güzelce gübrelenip hazırlandıktan sonra kara sabah veyahut boğaz dolduran saban ile yekdiğerinden birer buçuk metre mesafe ile birtakım muntazam çizgiler açılır. Açılan çizgilere iki amele bir ekici konularak amelenin biri bir buçuk metre fasıla ile her çizgi derununa kâfi miktarda çürümüş gübre döker, diğeri de gübre konulmuş mahallerde çapayla toprağı derince kazımak ve karıştırmak suretiyle gübreyi toprağa karıştırarak ocak yapar, ekici de bunları takip ederek tohumlarını eker. Tohumu eken adam hazırlanmış ocakları xxx çapasıyla bir defa daha karıştırarak her ocağa 5-6 tane çimlenmiş tohum koyarak üzerlerini kaba toprak ile toprağın cinsine göre [kumsal topraklarda 6-7 santim, siyah killi topraklar 4-5 santim] derinliğinde örterek ocağın üzerini hafif bir meyil ile düzeltir.
Ocaklara verilecek vaziyet ve şekil pek ziyade şayan-ı dikkattir. Ocak satıhları daima güneye doğru bir meyle malik olmalıdır. Güneye doğru olması fazla hararet ve ışık görmesi ve meyli de tohum etmeden yağacak yağmurların tohumlar üzerinde toplanmayarak, sert bir kaymak teşkil etmesi ve dolayısıyla tohumları çürütmemesi içindir. Yapılan ocaklar mümkün mertebe toprak sathına 8-10 santim aşağıda yani derince olmalıdır. Ocaklarda kalan fazla toprak bilahare boğaz doldurulduğu zaman lazım olacağından ocağın kuzey cihetine yığın halinde bırakılır” (Bağçevan, Mart 1920, s. 249).
“Kuş gübresi karpuz ziraatına fevkalâde elverişlidir”
Karpuzun gübrelenmesi ve kullanılacak gübrenin nevi ve nasıl dağıtılacağına ilişkin malumat da veren deneyimli yazar, karpuz hasadını artırmak için çiftlik gübresi kullanılmasını tavsiye eder. Çiftlik gübresinin sıcak ve soğuk gübre şeklinde iki ayrıldığını kaydeden Celal Şevket, şu önemli ayrıntıların altını çizer:
“Çiftlik gübreleri ikiye ayrılır. Biri sıcak gübreler koyun ve at gibi, diğeri de soğuk gübreler sığır gübresi gibi. Bostan ziraatında bunlardan yalnız birini kullanmak doğru değildir. Zira soğuk gübreler meyvelerin hacmini artırırsa da lezzet ve meyve adedini eksilttiği için sıcak gübrelerle karışık olarak kullanılması zaruridir.
Bir de bundan başka yoğun gıda içeren kuş gübresi karpuz ziraatına fevkalade elverişlidir. Kuşları çok olan çiftliklerde bu gübreyi de suret-i mahsusada hazırlayıp bostanlara vermek büyük fayda temin eder. […] Yalnız çiftlik gübresiyle gübrelenen nebatat yalnız dal budak salarak meyvesi az olur. Bunun için çiftlik gübresinin mevadd-ı fosforiye potasını yükseltmek için herhalde kimyevi gübrelikten [süper fosfat ve sülfat dupotas] kullanılması gayet iyi neticeler verir. Hatta birçok meraklı bostancılarımızın (güvercin gübresi bostan ziraatına gayet iyidir) iddiaları bu savımızı ispata kâfidir. Zira kuş gübresi diğer gübrelere nazaran daha yoğun ve fosforlu maddeler gibi zengin olduğu için hem mahsulün miktarını ve hem de nefasetini ziyadeleştirir” (Bağçevan, Mart 1920, s. 250).
Karpuz fidanlarının seyreltilmesi
Yazara göre karpuzun ekimi kadar bakımı da önemliydi. Karpuz fidanlarının iki yapraklı olur olmaz her ocakta iki fidan bırakacak şekilde seyreltilmesi gerekiyordu. Bazı bostancıların yaptığı gibi fidanları gelişi güzel çekip çıkarmak doğru değildi. Zira fidanların kökleri kuvvetli olduğundan çekip çıkarılır iken diğerlerinin köklerini de yerinden oynatırdı. En doğru yöntem ayıklanacak fidancıkları iki parmak arasına alıp baş parmağın tırnağıyla kesip koparmaktı. Birinci iş fidanları ayıklamak ise ikincisi de 10 santimetre kadar yükseldikten sonra çapalanmasıydı. Aslında tarlanın bütün sathı bir çapa derinliğinde çapalanacak, ocaklardaki fazla toprağın bir kısmı da fidanların köküne doldurulacaktı. Böylece hem toprağın rutubeti muhafaza edilecek, hem de zararlı otlar imha edilecekti. Üçüncü çapa ise fidanlar çiçek açmadan ve kol salmadan evvel yapılacaktı. Bu son bakım faaliyeti olduğu için tam zamanında yapılmalı ve fevkalâde itina ile icra edilmeliydi (Bağçevan, Nisan 1920, s. 276).
Doç. Dr. Şefik Memiş