İstanbul Ticaret Borsası

 

  • BAŞARI HİKAYELERİ
  • HAKKI İSMET ARAL
Başvuru Yapan: Gerçek Kişi

4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu gereğince istediğim bilgi veya belgeler aşağıda belirtilmiştir. Gereğini arz ederim.


T.C. Kimlik No (*)

:     


Ad Soyad (*)

:     


E-Posta (*)

:     


Telefon (*)

:     


Faks (*)

:     


Geri Dönüş Tercihiniz

:    


Adres (*)

:     



İstenilen Bilgi / Belge (*)

:     


(*) Zorunlu alanların doldurulması gerekmektedir.

Başvuru Yapan: Tüzel Kişi

4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu gereğince istediğim bilgi veya belgeler aşağıda belirtilmiştir. Gereğini arz ederim.


T.C. Kimlik No (*)

:     


Ad Soyad (*)

:     


E-Posta (*)

:     


Telefon (*)

:     


Faks (*)

:     


Geri Dönüş Tercihiniz

:    


Adres (*)

:     



İstenilen Bilgi / Belge (*)

:     


(*) Zorunlu alanların doldurulması gerekmektedir.

    Hakkı İsmet Aral

    İstanbul Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Hakkı İsmet Aral gıdadan savunma sanayiine kadar geniş bir alanda ticarî faaliyette bulunuyor. Her alanda ortaya koyduğu yüksek başarı çıtasıyla dikkatleri çeken Aral’ın her alanda ayrı ayrı başarı hikâyeleri var. Yoğun iş temposuna rağmen meslek örgütlerinde ve diğer STK’larda sorumluluklar üstelenen Aral, PAKDER Genel Kurucu Üyeliği ve Başkanlığı, TÜGİDER Başkan Yardımcılığı, TGDF Yönetim Kurulu Üyeliği, iki dönem İTO Meclis Üyeliği ve son olarak İstanbul Ticaret Borsası’nda Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı görevlerini üstlenmiş bulunuyor.

     

     

    Kayseri ’ye memur gitti, girişimci döndü

     

    İSTİB Başkan Yardımcısı Hakkı İsmet Aral, aslında babadan üretici ve tacir. Babası ise Türkiye’nin yakından tanıdığı bir isim olan, eski bakanlardan merhum Cahit Aral. Babasının 1951’de İTÜ’den mezun olduktan sonra memur olarak Kayseri’ye tayin olması hayatlarını değiştiriyor. Kayseri’nin müteşebbis ruhundan etkilenen Cahit Aral, devlet memurluğundan ayrılarak, Kayserili önde gelen yatırımcı isimler ile meyve suyu sanayiine adım atarak, MEYSU ve MEYBUZ dâhil yedi fabrika kuruyor. 1981’de İstanbul’a dönünce Turgut Özal ile Türkiye’de esmeye başlayan değişim ve liberalleşme hareketinde yer alan merhum Cahit Aral, Özal döneminde Sanayi ve Ticaret Bakanlığı görevinde bulunur. İsmet Aral ise babasının Kayseri yıllarında bu şehirde doğar. İlk ve orta öğrenimimi TED Kayseri Koleji’nde tamamlayan Aral, 1988 yılında Mimar Sinan Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra ticarete adım atarak, aile şirketi olan Aral A.Ş.’de çalışmaya başlar.

     

    İlk paketli ihracat yapan firmayız

     

    1983 yılında bakliyat ihracatı amacı ile kurulan Aral A.Ş.’nin Türkiye’de bakliyat ürününe paketli olarak yurt dışı beyannamesi açan, paketli ihracat yapan ilk şirket olduğunu belirten Hakkı İsmet Aral, “1986’dan sonra iç piyasada bakliyatın yanına pirinci de ekleyerek Kiler markası adı altında Türkiye genelinde dağıtım yapmaya başladık.  Bu bakliyatta, dağıtımı Türkiye genelinde yapılan ilk markalı paketli ürün olmuştur” diyor. 1991 yılında kesme şeker üretiminin özel sektöre açılması üzerine Prenses markasıyla sektöre girdiklerini belirten Aral, “Kesme şeker üretimi gerçekleştiren ilk firmalardan biri olduk. Daha sonra 1998 yılında şekilli şeker hatları yatırımı yaparak kapasite arttırımına gittik” bilgisini veriyor.

     

    1995 - 2010 yılları arasında ikinci 500 sanayi kuruluşu arasında yer aldık

     

    Aral, diğer yatırımları hakkında şu bilgiyi veriyor: “2008 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde Çeltik fabrikası yatırımı yaptık. Markalarda ve private label market markalarında, ihtiyacımız olan pirinci üretmeye başladık. 2006 yılında tümüyle yenilenen Mersin fabrikası, yaklaşık 20 dönüm arazi üzerinde toplam 9 bin metrekare kapalı alana sahip. Paketli bakliyat ve pirinç, ayrıca kesme şeker, şekilli şeker, kahverengi küp ve kahverengi şekilli şeker üretimi yapıyoruz. Keşan Çeltik fabrikamızın kapasitesi ise saatte 10 ton full otomasyona sahip tesiste her türlü çeltik çeşidi işlenebiliyor. Bugün Mersin ve Keşan da tesislerimizde üretim yapmaya devam ediyoruz. Büyük market zincirlerinin private label market markaları adı altında, yaklaşık 16 sene üretim yaptık. 2011 yılında ise private label üretimini sonlandırdık. Şirketimiz Aral A.Ş., 1995 - 2010 yılları arasında, yıllık yaklaşık 35-40 milyon dolar ciro ile her sene açıklanan ikinci 500 büyük sanayi kuruluşu arasına girmeyi başarmış bir firmadır.”

     

    TMO alımı durdurunca bakliyat üretimi de durdu

     

    Aral A.Ş.’nin Türkiye’de bakliyatın çok fazla üretildiği 90’lı yıllarda ABD, Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa, Libya, Mısır, Suriye, Irak gibi ülkelere ihracat yaptığına işaret eden Aral, TMO’nun bakliyat alımını sonlandırmasının üretimi gerilettiğini söylüyor. Aral, Türkiye’nin 1980’li yıllarda Hindistan’dan sonra en çok üretim yapan ikinci ülke olduğunu ifade ederek, şu bilgileri veriyor: “Bunun için ihracat şansı çok fazlaydı. Ülke olarak tükettiğimizin iki katını üretebiliyorduk. Bunun da zaten üçte ikisi veya yarısı ihraç ediyorduk. Böyle bir ülkeydik o zamanlar. TMO bakliyatları da, buğdayı da çiftçimize destek olmak için alıyor. Bakliyata da destek veriyordu o zamanlar. Ta ki 1994’e kadar. 1994 de bakliyat alımını durdurdu. Ondan sonra üretimimiz gerilemeye başladı. TMO’nun desteğiyle de çiftçi ekiyor, her yer bakliyat. İç Anadolu’da Konya’dan, doğuda Malatya’dan toplanıyor fasulyeler. Diyarbakır’dan kırmızı mercimekler; nohutlar Maraş ve Isparta’dan ve Yozgat’tan yeşil mercimek. Ne zamanki 1994 yılında TMO alımları kesildi, bakliyat üretim gerilemeye başladı. Çiftçinin alım garantisi ortadan kalkınca, bakliyat ekmemeye başladı. Kırmızı mercimek zaten tümüyle Güneydoğu’da, Mardin Kızıltepe taraflarında yetişir ve dünyadaki en lezzetli kırmızı mercimektir.”

     

    Tek nolojimizi geliştirdik, artık kadınlar pirinç ayıklamıyor

     

    Türkiye’nin 1990’lara kadar bakliyatta ihracatı çok olan bir ülke olduğunu tekrarlayan Aral, “Zaten şirketimiz o amaçla kuruldu. 1985 yılında iç piyasaya dönüp paketli ürüne yöneldik. O zamanlar yöresel olarak paketli vardı ama Türkiye genelinde bir marka yoktu. Biz Kiler markasıyla tüm Türkiye’ye mal dağıtmaya başladık. Bu da bir ilkti.” Başarılarının altında teknolojiyi yakından takip edip uygulamanın yattığını belirten Aral, “Zamanla teknolojimizi de çok geliştirdik. Biz malı natürel alıyoruz. İşliyoruz. Tanesini ayıklıyoruz, kalibre ediyoruz, hatta bozuk taneyi bile ayıklayabiliyoruz. Artık kadınların pirinç bakliyat ürünlerini ayıklamasına gerek yok, zaten bozuk taneye kadar ayıklanıyor” diye konuşuyor. Ürünleri alırken, yetiştiği bölgelere özellikle dikkat ettiklerini anlatan Aral, “Her bölgenin ürününün tadı aynı olmuyor. Kızıltepe’den kırmızı mercimeği aldığını bileceksin. Yozgat’tan yeşil mercimek aldığını bileceksin. 90’lı yıllardan bahsediyorum. Şirketimiz o günlerde paketli olarak 12 milyon dolar ihracat yapardı” bilgisini veriyor.

     

    Bakliyat ekim alanı yüzde 50 azaldı

     

    “2000’lere kadar devamlı büyüyen, devamlı sistemini geliştiren bir şirket halindeydik” diyen Aral, “Ne zamanki 1994 yılında TMO alımları kesti, işler negatif etkilendi. O günlerden 2000’lere geldiğimizde bizim üretim artışı durdu ve gerilemeye başladık. 2018’e geldiğimizde Türkiye’nin bakliyat ekim alanları 1990’lara oranla %50 düştü. Biz o zamanlar 1.700.000 ton üretim yaparken bakliyat üretiminde şu an 1 milyonlara düştük. Nüfus artıyor, talep artıyor ama üretim yarı yarıya düşüyor. Bütün ihracat kalemlerini kaybettik. Arap Baharı gibi olaylar başlayınca biz o pazarı da kaybettik” tespitinde bulunuyor.

     

    Kanada ’nın yeşil mercimek golü

     

    Hakkı İsmet Aral, bu gerilemeyi çarpıcı bir örnekle anlatıyor: “Kanada 1991 yılında bizden yeşil mercimek tohumu aldı. 3 sene üniversitelerinde tohum çalıştılar. Kanada şu an da 1 milyon 600 bin ton mal üretiyor. Yeşil mercimeği tüm dünyaya satıyor. Bizden aldılar geliştirdiler, seneler sonra dünyanın bir numaralı yeşil mercimek üreticisi oldular. Şu anda biz yeşil mercimekte 11 ay ithalat yapıyoruz. Yerli üretim sadece bir ay yetiyor. Bu durum yapısal bir sorun haline geldi.”

     

    Uygulanmayan güzel projeler

     

    Tarımdaki en kötü alanlardan birinin bakliyat olduğunu, oysa bu sektörün potansiyelinin çok yüksek olduğunu herkesin bildiğini belirten Aral, şunları söylüyor: “Bürokrasi ile görüşüyoruz. Hepsinin elinde güzel projeler var. Ama bir türlü düğmeye basılmıyor. Siyasetçilerde kararlılık var, ama bir de bürokrasi tarafı var. Ancak sonuç yok. Tarımda sonuç alma kısmı, yirmi beş senedir, otuz senedir. Bunlar uzun vadelidir. Bugün düğmeye bassan, 10 sene sonra alırsın meyvelerini. Tarım böyle bir şeydir. Milli bir politikadır. Türkiye’nin en büyük problemi nedir? Tarım değil mi? Ben başka bir problem göremiyorum Türkiye’de. Enflasyonun sebebi de tarım. Neden? Üretmiyorsun. Hayvancılıkta yaşadığın sorunun temelinde de tarım var. Bugün Türkiye’de insanlar dünyanın en pahalı etini yiyor. İthalata dayalı olduğun sürece bu böyle olacak.”

     

     

    Havza Projesi çok önemli

     

    Aral, havza projesinin güzel projelerin başında geldiğini belirtiyor. “Bunlar” diyor Aral, “çok güzel hazırlanmış projeler. Mesela bir havza projesi var, çok önemli ancak bu proje 4 senedir rafta. Basın artık düğmeye. AK Parti Hükümeti hazırladı bunu. Başka kimse hazırlamadı. AK Parti Hükümeti ve bakanlar

    bu konuda çok istekli. Yeni dönemde görev alan Bakanımızın önüne gelecek en önemli konu Havza Projesi’dir. Çok önemlidir. Türkiye’yi tarımsal olarak 941 havzaya ayırdılar. Bütün toprak ölçümlerini yaptılar. Nerede ne yetişir, çözdüler. Bilimsel olarak her şey hazır. Artık sonuca gitmek gerekiyor. Kanada yeşil mercimekte 1’e 18 verim alırken, biz 1’e 6’lardayız. Sen istediğin kadar mazotu bedava al, istediğin kadar toprak ilacını bedava al, bu farkı kapatamazsın. Verim farkı var. Önce tohum çalışması gerekiyor.”

     

    Lisanslı depoculuk önemli bir adımdır

     

    Lisanslı depoculuğun da çok önemli bir adım olduğuna değinen Aral, “Devletimiz yeni kurulacak 4,5 milyon ton lisanslı depoculuk için adım attı. Biz de Borsa olarak içinde olacağız. Borsalar taşın altına elini koyacak ve devlete yardım edeceğiz hep birlikte. Çünkü lisanslı depoculuk, TMO’nun bıraktığı yerde bizim devam etmemizi sağlayacak. Üreticinin lisanslı depolara koydukları malları o gün paraya çevirme şansı olacak” açıklamasında bulunuyor. Aral, Türkiye’de nüfusun yüzde 26’sının, ABD’de ise Kaliforniya bölgesi nüfusunun yüzde 4’ünün tarımda çalıştığını hatırlatarak, şunları aktarıyor: “Arazileri çok büyük ve insanlar kendi uçaklarıyla tarlalarını ilaçlıyorlar Aileden tek kişi çalışıyor tarlada, çünkü makineleşmeleri fazla. Orada kooperatifleşmişler, mahsulü depolarına götürüp bankalarından karşılığını alabiliyorlar. Ekmeden önce yine bankalarından kredi alabiliyorlar. Amerika savunma ve gıdada dünya birincisi ve hiçbir şekilde bırakmıyor. Kıtlığın olduğu ürünlerde çiftçisine destek veriyor.”

     

    Her şey hazır, uygulamayı bekliyor

     

    Türkiye’de de benzer bir atılımı sağlayacak projelerin çizilip bittiğini, uygulamaya hazır beklediğini anlatan Aral, “Tohumun nasıl üretileceği önemli, hâlihazırda tohum bankamız var, sistem elimizde mevcut. Tohum çalışmaları tümüyle tamamlanacak ve en önemlisi de çiftçilere tohum bedavaya verilecek. Toprağına uygun tohumlar ile çiftçiye destek sağlanacak. Çiftçilerimizde toprağına uygun tohum ekimi bilinci maalesef yok ama bu bilinç onlara desteklerle aşılanırsa tarım sektöründe gelişmeler görebiliriz” diyor.

     

    Sektörün yönü değişiyor

     

    Perakende sektörünün “Discount”a doğru kaydığını, bunun da rekabeti arttırdığını belirten Aral, “Eskiden Mersin bu sektörün borsasıydı ve herkes buraya yönelmişti, ihracat yapabiliyorlardı ama artık Mersin’deki bütün bakliyatçılar iç pazara yöneldi yurtdışına ürün ihraç edemez oldu. Bu durum iç pazardaki kapasiteyi aşınca rekabet had safhaya çıktı. Kimse doğru dürüst para kazanamaz oldu” şeklinde konuşuyor. Aral, bu nedenle şirket olarak durumun üzerine gitmediklerini ve 2010’dan sonra tüm market markalarıyla yaptıkları anlaşmalardan çıktıklarını ifade ederek, “Öyle fiyatlar geliyordu ki, marketlerde bu duruma şaşırdı. Çünkü senelerdir sektörde belli bir alandaydık ve süreklilik vardık. Savunma sektörüne geçişimiz ve gıda sektöründen randıman alamamamız bu durumun en etkili sebepleriydi” bilgisini veriyor. Aral, “Hububat sektöründe çeşitli markalarla varlığımızı devam ettiriyoruz tamamen sektörden çekilmedik. Fakat eski yoğunluk yok. Büyüklüğümüzü % 10’a kadar düşürdük. Hedefimizi piyasa belirliyor. Piyasa şartları olgunlaşırsa, kısa sürede kapasitemizi kullanacak alt yapı ve kaynağa sahibiz” diye konuşuyor.

     

    Bakliyat artık mutfağımızda yok denecek kadar az

     

    Aral, nesillerin değişmesiyle, modernitenin mutfak kültürünü dönüştürmesiyle bakliyat tüketiminde yaşanan büyük değişeme dikkat çekiyor. “Aslında” diyor Aral, “iki milyon ton bakliyat tüketmemiz gerekiyor. Geçmişe oranla baktığımızda bu rakam çıkıyor. Ama artık ev hanımları bakliyattan çok uzaklar. Özellikle genç hanımlar mutfakta durmayı, yemek yapmayı zaman kaybı olarak görüyor. 8 sene önce PAKDER ve Trakya Üniversitesi ortak bir çalışma yaptık. 1600 kişi anketimize katıldı. 25 yaş altı evli bayanların çoğu evde bakliyat pişirmediklerini söylediler. Bayanların çalışmasını sonuna kadar destekliyorum, yanlış anlaşılmasın ama çalışan bayanlar yemek yapmaktan, özellikle bakliyat kullanmaktan uzaklaşıyor. Bir gece önceden fasulyeyi suya koymak ertesi gün onu yemek yapmak zor geliyor.” Obezitenin artmasının temel sebeplerinden birinin bakliyat gibi sağlıklı ürünlerden uzaklaşılması olduğunu vurgulayan Aral, “Bayanlar 18 dakikadan fazla mutfakta zaman geçirmiyorlar, buna göre yemek yapmaları lazım. Yemeği pişirip mi raflarda satmamız lazım, bilmiyorum. Haşlayıp konserve şeklinde pazara sürmeye başlayanlar var. Sektör haşlamaya girecek, Avrupa’da paketli bakliyatlar çok dar bir alanda ama haşlama ürünler raflarda sıra sıra dizilmiş halde” ifadelerini kullanıyor.

     

    Cam kavanozda haşlanmış ürünler hayatımıza girecek

     

    Aral, Türkiye’de konserveye girmiş ürünlere ilişkin farklı bir yaklaşımın olduğunu belirterek, şu bilgileri veriyor: “Konserveye giren ürünleri toplum olarak sevmiyoruz. Aslında sağlıklı ve dayanıklı ürünler ama yine de tercih edilmiyor. Avrupa’da cam kavanozlarda haşlanmış ürünler görüyoruz artık. Bu sayede haşlanmış fasulyeyi soğan ve et ile birleştirip anında kuru fasulye yemeği ortaya çıkarabiliyorsunuz. Ben sektörde devam etseydim bu alana doğru rotamı çizerdim. Çünkü cam kavanozda haşlanmış ürün satışı ilerleyen zamanlarda hayatımıza girecek gibi gözüküyor. Cam kavanoz içinde ne var ne yok görebildiğiniz bir yapı. Bir başka örnek ise kırmızı mercimekten çorba yapıp kavanoz ile raflarda görebiliyoruz. Artık Avrupa’da tüketim süresi kısaltılmış halde hazır mercimek çorbası var.”

     

    Savunma sanayiine girişlerinin 1999 yılında Ali Rıza Çarmıklı ile gerçekleştirdikleri ortaklıkla olduğunu kaydeden Aral, “Ali Rıza Çarmıklı, babamın çok yakın bir dostu idi. Kendisi savunma sanayi şirketi kurdu, bizde ortak olduk, sahil güvenlik botu yapıyordu. Bu şekilde savunma sanayiine girildi” diyor.

     

    Savunma sanayii ne giriş

     

     

    Aral, esas silah sanayiine girişlerinin hikâyesini şöyle konuşuyor: “Devlet o dönemde Karadeniz bölgesinde merdiven altı üretimi kayıt altına alabilmek için birkaç şirkete silah üretimi için izin vermiş. Samsun’a da vermiş. Onlar da “Canik” markası ile çok ortaklı bir yapı kurmuşlar. Devlette o ara Çeklere ait CZ75 var. CZ75’ün projesini vermiş onlara, fakat istenilen sonuç alınamamış. Ali Rıza Çarmıklı da Samsunlu. Kendisinin savunma sanayiinde faaliyet gösterdiğini duydukları için ‘Bunu siz alın’ diye bir teklif götürüyorlar. Çarmıklı da alıyor. Orası atölye o zaman. Çok az silah üretiliyor. Elle üretiliyor. Ancak projesi olan, izni olan bir atölye. Çarmıklı’nın o dönem rahatsızlıkları ortaya çıkıyor ve burayı alması için rahmetli babama teklif götürüyor. Babamın o zaman bakanlık süreci bitmiş ama üniversitede akademik olarak çalışmaları devam ediyor. Biz de bu konuda düşündük, araştırdık ve tamam dedik. Bu şekilde savunma sanayiine girmiş olduk.” Silah üretimine girişlerini, “kısmet” diye nitelendiren Aral, “Bize kısmet olmuş bir durum oldu. Biz yine ağırlıklı olarak gıda sektöründe devam ettik” diyor. Gıda sektörünün çok iyi gitmediğini, Arap Baharı’ndan etkilendiğini fark ettiklerini, ve bunun üzerine aile meclisini toplayıp konuştuklarını ifade eden Aral, bunun üzerine 2010 yılından itibaren savunma sanayiine çok büyük yatırım yapmaya başladıklarını anlatıyor. Aral, “Bu sektörün geleceğinin olduğunu anladık” diyor.

     

    Yılda 150 bin silah üretiyoruz

     

    Hakkı İsmet Aral, daha sonraki gelişmeleri şu şekilde aktarıyor: “2009-2010 yılında ağabeyim, Yönetim Kurulu Başkanımız Zafer Aral’ın çocukları; yani yeğenlerim artık üniversitelerini bitirip gelmişlerdi. Bu konuda araştırdılar, Amerika’ya gittiler, silahı nerelere satabiliriz diye fizibilite yaptılar. İlerleyebiliriz dediler, biz de karar verdik ve bu tarafa yönlendik. Yılda 4000 silah üretiyorduk. Sonra Samsun Tekkeköy’de bulunan sanayi bölgesine geçtik ve fabrikayı yaptık. Bu gün aşağı yukarı yılda 150.000 silah üretir duruma geldik. Şirket 2010’dan sonra her sene katlayarak büyüdü. Allah’a bin şükür ki bugün Türkiye’de en çok ihracat yapılan silah bizim silah. İhracatımızın yüzde 65’ini Amerika’ya gerçekleştiriyoruz. Amerika’da beş sene içinde ilk 10’a girdik. Türkiye’de zaten bizimle birlikte 4 şirket var. Bu 4 şirket Türkiye’nin ihtiyacını karşılıyor. Polisin, askerin iç piyasanın ihtiyacını karşılayacak şekilde. Kapasitemizin çoğu da ihracata gidiyor. Bugüne kadar yaklaşık 28 ülkeye ihracat yaptık. Bu konu iyi bir noktaya doğru gidiyor. Artık neredeyse eforumuzun tümü, Ar-Ge’miz Canik üzerine. Bu çabanın karşılığını da veriyor.” Aral, Hükümetin savunma sektöründe çok iyi politikalar izlediğini, “’Sen üretme, ben sana yollarım. Bunun için maliyete katlanma. Sen pahalıya üretirsin. Sen uçak üretme’ gibi oyunlara gelmediğini söylüyor. Aral, “Önceden senelerce bu şekilde savunma sanayinin de önünü kesmişler. Şimdiki hükümet bu kabuğu kırdı. Daha iyi bir noktaya geleceğimizi düşünüyorum” diyor.

     

    Roketsan, TAİ ve Bayraktar için de üretiyoruz

     

    Aral, sadece silah üretmedikleri, çok önemli kurumlara parça da imal ettiklerini kaydederek, Roketsan, TAİ ve Bayraktar için üretim yaptıklarını söylüyor. Aral, şöyle devam ediyor: “Roketsan, TAİ gibi kurumlara da ürünler üretiyoruz. TAİ için Boing’in, Airbus’ın parçaları ile ilgili parçalar üretiyoruz. Türkiye 5 sene öncesinden çok daha iyi konumda. Bizim her şeyden önce Aselsan’ımız var. Gözbebeğimiz. Gerçekten, silahların elektronik kısımlarını, gerek güdümlü füzelerde, gerek zırhlı araçlarda elektronik kısımları yapabilen, uzaktan kumandalı yönetim sistemlerini rahatça yapabilen ve ihraç edebilen bir kurum. Bu konuda dünya şirketlerinin arasına girdi artık. Roketsan şu anda belki S400 gibi füzeler dışında orta menzilli füzelerden yapamadığı yok. Hepsini yapabiliyor. Bayraktar’ın yaptığı insansız hava araçları bambaşka. Bunların altına takılan roketlere bizim de katkımız var. Roketlerin roket ve cirit bölümlerini yapıyoruz. Çok iyi bir noktaya gidiyoruz.”

     

    Sanayici kültürü olmayan bu sektörde yapamaz

     

    “Üyesi olduğumuz halde NATO her istediğimizi yapmıyor” diyen Aral, “Biz de NATO’nun her dediğini yapmak zorunda değiliz. Kayseri’de uçak fabrikası yapılmış. Ne oldu orası? Bir Nuri Demirağ gerçeği var. Türkiye’de uçak yapan bir adam engellenmiş. Devlet uçağını almamış. Neden? Çünkü birileri gelmiş, bakmış Türkler ilerliyor, bunu engelleyelim. Nasıl engelleriz? Uygulamışlar taktiklerini ve engellemişler. Başarmışlar” diye konuşuyor. Merhum Özal’ın başlattığı F-16 Yenileme Projesi’nin devam ettirilemediğini hatırlatan Aral, “O proje devam edebilse neler olurdu? Bugün doğruyu bulduk. Önemli bir noktaya geldik. Bundan daha da ileriye doğru gitmemiz gerekiyor. İnşallah hiçbir taviz vermeden, Sayın Cumhurbaşkanımızın da söylediği gibi yerli ve milli işler yapmaya devam etmemiz lazım” diyor.

     

    Savunma sanayiinin en az 2 sene Ar-Ge aşaması süren ve riskli bir alan olduğuna değinen Aral, “Bu sürecin sonunda ya çöp olacaksın, ya başaracaksın. Seri üretime geçeceksin. Savunma sanayii böyle bir sektör. Sanayici kültürü almamış insanların bu işi yapabilmeleri mümkün değil. Bu iş inanılmaz meşakkatli, sabır isteyen bir iş” bilgisini veriyor.

     

     

    Teknoloji transferi şartıyla satın alalım

     

    Aral, Türkiye’nin çevresindeki sıcak gelişmeleri ve terör sorunlarını çözerken kendi silahını yapmasının çok önemli olduğunun altını çiziyor. “Bu noktada” diyor Aral, “Patriot ve S400 gibi silahlar önemlidir. Bunu da yapabilirsin ama bunun için dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok. Sıfırdan kendim yapayım dersen en az 10 senen gider. Bunun yerine bu teknolojiyi al ama şartlı al. Üretimini bende yap de. Bilgiyi transfer et. Teknolojinin bize transferi şartı ile anlaşma yapılmalı. Zaten bundan sonra bu tür ürünleri daima böyle bir mantıkta almak gerekiyor. ATAK Helikopteri güzel bir örnektir. Skorsky ile anlaşıp 60 adet aldılar ama burada üretim şartı ile aldılar. Onlar da burada tüm çizimlerini açtı. Ar-Ge’sini verdi. Bu kısa sürede başarıldı. Kendin yapmaya kalkarsan çok zamanın gider. ATAK Helikopterini artık ihraç ediyoruz. 10 sene önce böyle olacak dense, inanamazdık. Çok güzel işler bunlar. Böyle giderse, belki de 5-10 sene içinde kendi savunma füzelerimizi yapmaya başlayacağız.”

     

    Yerli uçak fırsatını 12 yıl evvel kaçırdık

     

    Aral, Türkiye’nin kendi uçağını yapma konusunda ayağına gelen bir fırsatı nasıl kaçırıp Brezilya’ya kaptırdığının hikâyesini anlatıyor: “Uçağımızı yapmamız lazım. O teknolojiyi Türkiye’ye getirmemiz lazım. Orada eksiğiz. Orada özeleştiri yapalım. Mesela Bombardier dünyadaki 3. büyük uçak şirketidir; Kanada’da üretim yapıyorlar. Brezilya’ya teknoloji transferi yaptılar. 10-12 sene önce bize geldiler. Bu yatırımı bize alabilirdik. Büyük oranda bürokrasiye takılmıştır. Bugün Brezilya uçak üretiyor. İşte o bürokrasi vesayetinden kurtulacağımız bir döneme giriyoruz inşallah. Bombardier örnekleri yaşanmamalı ileri ki dönemlerde. Ama bizim uçak yapmamız şart. Önce 140 kişilik bir uçak projesiyle başlamamız lazım. Bu teknolojiyi Türkiye’ye getirmemiz lazım. Kendimiz yapmamız, ambargoları önemsemeyecek hale gelmemiz gerekiyor. Biz üretmeliyiz”

     

İstek, öneri, memnuniyet ve şikayetlerinizi belirtiniz.