
UMUT GERÇEĞİ
(19.02.2025 . 09:35:31) (Okuma: 62)
Karamsarlık ve güvensizlik dumanında bizi boğmak
isteyenlere karşı devlet ve millet olarak umudu yeşertecek bir
dile ihtiyacımız var. O halde ters giden birçok şeyi düzeltmek
için asıl iş umut etmekte, umudu büyütmekte ve emekte...
Yaşama sevinci budanmış, gelecek kaygılarıyla zihni bulanmış olan günümüz insanının ana “gıda”lardan birisi de umuttur. Kubbealtı Lugatı’nda umut, “bir şeyin gerçekleşmesi ihtimâlinin verdiği ferahlatıcı duygu, ummaktan doğan ferahlık” olarak nitelendiriliyor. Hayat yolunun ufkuna, geleceğin bilinmezliğine doğru tutulan bir ışık gibidir umut. Bu ışık sayesinde yürünebilir, ancak o sayede hayata tutunmak gerçekleşebilir. Bu yüzdendir ki, insanlığı bir çeşit felç durumuna sokmak isteyenler, umutsuzluğun kara bulutlarını üzerimizden eksik etmiyorlar. Her durumda, umut ya da ümit, birey ve toplumların vaz geçilmez ihtiyaçlarındandır.
Umutsuzluk gündelik hayatı tıkadığı gibi, insan ve dolayısıyla toplumun üretim ve hamle kudretlerini felce uğratır. Umutsuzlukta sorumluluk üstlenilmez üstlenilirse de gerekleri yerine getirilmez. Bir çeşit hiççiliğe düşer insan. Benlik gelecekten nefes alamazsa, ona doğru yürüyecek mecali de kalmaz. Bu durum ise, yok olmanın başlangıcıdır. Umudu hayalcilik ile, hayali de hayalcilik ile karıştırmamak gerekir. Ayağı yere basan bir umutla, gerçekle bağını koparmamış olan hayal, yol arkadaşıdır.
Kitle iletişim araçlarının sürekli olarak her çeşit malûmat ile zihinlerini ve ruhlarını bombardımana tuttuğu insanlık, ruhsal ve zihinsel olarak yıpranmakta ve pelteleşmektedir. Özellikle, olumsuz ve umut kırıcı haberler karamsarlığa davetiye çıkarmakta, her şeyi bitmiş ve yitmiş göstermektedir. Yersiz korkular ve yapay kaygılar bir işe odaklanma ve çaba gösterme yeteneklerini köreltmektedir. Tam bu noktada şunu da düşünmeliyiz. Mâlum, İki bin yirmi beş yılı “Aile Yılı” olarak belirlendi. Evlilik ve nüfus artış oranlarının korkutucu derecede düşmesinde her yönü ve çeşidiyle umutsuzluk ve gelecek kaygısının ve bunları besleyen olumsuz haberleri öne çıkarışın bir katkı ya da etkisi yok mudur? Somut gerçekliği ıskalamadan bir umut ayarı yapmamız gerekmez mi?
Elbette yaşanılan sorunları görmezden gelerek ve kendi öz gücümüzün boyutunu bilmeden pembe tablolar çizerek bir umut kurgusu yapalım demiyorum. Eğer hayatta ve faal durumda isek, kendi çapımızda yapabileceğimiz işler, yönelebileceğimiz, hamle yapabileceğimiz hedefler vardır. Bireyden topluma, devletten millete doğru bir güven akımı gerçekleşmeli ki bu umuda ve gayrete dönüşsün, başarılarla süslensin.
Suratları asık, gergin ve öfkeli ve karamsar insanlar topluluğu olmaya doğru hızla gidiyoruz. En küçük olaylarda bile şiddet ve nefret tezahürleri ile karşılaşıyor, sürekli bir şikâyet hattında yaşıyoruz. İnsan doğasında var olan bu gibi hallerin idare edilebilir düzeyine diyecek bir şey yok ama ne ki, bu durum haddi aşacak düzeyde gerçekleşiyor. Tatminsiz, güvensiz, kaygı bozukluğu içindeki insanların oluşturduğu bir toplumun geleceği olabilir mi?
Güzeli ve olumluyu görme, doğruyu takdir etme, yanlış ve çirkine karşı olma özellikleri ile gerçekleşen olgunluklara ihtiyacımız olduğu gibi, gerçeğe tahammül edebilme ve her şeye rağmen umutlu olmayı başarabilmeye de ihtiyacımız var. Geleneğimizde rüyayı hayra yormak vardır, hatta denir ki “rüya görenin mi, yoranın mıdır?” Hayat da bir bakıma rüyadır ve hayra yormak gerekir. Bu hayra yoruş umudu, umut da insandaki “yaratıcı” kudreti harekete geçirir. Sonuçta birey, toplum ve devlet canlılığını korur ve idame ettirir. Karamsar yaşama alışkanlığı alışkanlıkların en kötüsüdür. Umut ise, bu karanlığa ışık düşürerek yola koyulmanın adıdır. Manevî ve zihinsel içeriği zayıflayan insan “bizatihi zor” olan hayatta dayanma gücünü de yitirir. Oysa, insana “taşıyacağından fazlası yüklenmemiştir.” Yapabildiklerini yapanın önüne de imkân kapıları açılıp duracaktır.
Kendi gerçekliğimizin zemininden hareket ettiğimiz umut, kendimizi kandırmak değil inandırmaktır. Yalnızca sahip olduğumuz gerçeklik malzemeleri değil, aynı zamanda hayatın o akıl almaz dengesi ve “olmazların oluşu” yönü de umudu besleyen somut olgulardandır.
Karamsarlık ve güvensizlik dumanında bizi boğmak isteyenlere karşı devlet ve millet olarak umudu yeşertecek bir dile ihtiyacımız var. Tarih boyunca her çeşidiyle acılar ve zorlukların meydan aldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bunda şaşırılacak bir şey de yok, umutsuzluğa kapılacak bir şey de. İnsanlık tarihi bu dersleri yeteri kadar verdi ve vermekte. O halde ters giden birçok şeyi düzeltmek için asıl iş umut etmekte, umudu büyütmekte ve emekte. Umut, insanlık envanterindeki gerçek kalemlerindendir. Eksik olmamalı.
Mürsel Sönmez